Siyah-Beyaz netliği marifet gibi anlatılır ama kişiyi esneklikten uzaklaştırır. Dünyayı anlatmaya yetmez ama zihinlere kolay gelir, kesinlik bir erdem değil zihinsel kestirmedir. Oysa hepimiz rengarenk olanın cazibesini biliriz…
Çağın en yaygın yanılgısı, iki renk ile sunulan seçeneklerin dünyayı kavramaya yeteceği anlayışıdır. Toplantı odasından iş görüşmesine, sunum salonundan aile sohbetine her sahnede aynı senaryo oynanır: Şu mu bu mu? Birinden birini seçen “kesin” konuştuğu için zihin tarafından otorite kabul edilir. İki karşıtı aynı anda taşıyabilen zihin ise görece “güçlü” olmasına karşın “kararsız” etiketiyle masadan kalkmak durumuyla karşılaşır…
Oysa bu yargının kökeni zekâ eksikliği değildir; kökeni bir felsefi hatadır. Dünya ya da yaşam bir fotoğraf karesi sanılır, hâlbuki hareketli fotoğraflardan oluşan ve orijinali “motion pictures” olarak adlandırılan bir filmdir. Fotoğraf tek kareyi dondurur; hayat kareler arasındaki geçişin kendisidir. Donmuş her kare, gerçeğin yalnızca bir enstantanesidir. Bir an’dır ortaya koyduğu…
AN MI, ZAMAN MI?
Hayat lineer değil, paradokslarla doludur. Birbiriyle çelişen düşünceler havada uçuşur. Katı zihinler paradoksu açık bir tehdit olarak görür. Esnek zihinler ise algı tamamen değişir, gelişimin alanı olarak anlar. Bu sayede de değişimin dinamiğine erişirler. Kişinin istiyorsa kendini yenilemesi de bu bakış açısı ya da yaşama tercihi ile mümkün olur.
Herkesin bir fikir ileri sürebileceği bu alanda, esas soru “bilişsel esnekliğinizde kaç renk var?” olmalıdır…
Rengarenk misiniz yoksa siyah-beyaz mı? Bu iki rengin tiranlığına esir misiniz yoksa çok renkli bir yaşamın içinde misiniz?
Siyah-beyaz düalizmi zihnin doğal dili değildir; tembelliğinin, korkusunun ve hız baskısının ortak ürünüdür. Beyin enerjisi kıt bir organdır; dünyayı iki kutba yığmak enerji maliyetini düşüren bir tür kaçamaktır. Sorun bu kestirmenin kendisi değil, harita ile karıştırılmasıdır. Harita arazi değildir; çizdiği her sınır, arazide bir yeri siler. Belirsizliğe tahammülsüzlük güç göstergesi değildir; bilişsel bir kaçıştır. Zihin, taşıyamadığı karmaşıklığı sadeleştirerek değil küçülterek çözmeyi seçer. Küçülen dünya, sahibine bir süre sonra dar gelmeye başlar.
Kişisel olarak zorlanırken kurumsal açıdan da payınıza düşeni alırsınız.
Rakip firma pazarınızı zorluyordur. Bir yöneticinin dosyası hazırdır; düşman tespit edilmiş hatta cezası kesilmiş olabilir. Öte yandan bir anlık duraksama ile rakibiniz bir anda distribütörümüz ya da tedarikçimiz olabilir. Roller an içinde değişebilir. Katılık, kalıplar ile düşünmek, dahası saldırganlık stratejinin bozulduğu noktadan itibaren beklenmeyen bir gidere dönüşür.
Birinde karar kesindir, diğerinde ise daha isabetlidir. Fark şuradadır: Kutuplaşan zihin karar verir; esnek zihin, kararının içine belirsizliği de paketleyerek yola çıkar. İkisi de yanılabilir; ama birincisi yanıldığında ne yapacağını bilmez, ikincisi “yanılıyor olabilirim” ihtimalini kararının içinde taşır. Bu taşıma zayıflık değil, mühendisliktir; tıpkı köprülerin taşıyamayacağı yük hesaba katarak inşa edilmesi gibi.
PARADOKS, DÜŞÜNCENİN GRAMERİ!
Hayat, daha önce de işaret edildiği gibi paradokslarla doludur. Bu bir teselli cümlesi değil, varoluşun teknik şartnamesidir. Kadim bilgelikten gelen bir anlayışa göre; aynı nehirde iki kez yıkanılmaz. Su akıp gitmiştir, giren de geçen zaman sebebi ile bir öncekinden farklıdır, artık aynı kişi de değildir. Değişimi kusur sayan zihin, akışın ortasında taş gibi durmayı “varlık” sanır, var olduğunu var sayar!
Oysa düşünce tarihi tam tersini öğretir: Hiçbir güçlü fikir, kendini yadsıyanla konuşmadan olgunlaşmamıştır. Yadsınmak, bir fikrin gelişim hikâyesinin ilk bölümüdür; çelişki, düşüncenin düşmanı değil, itici kuvvetidir. Katı zihin çelişkiyi hata mesajı gibi okur; esnek zihin güncelleme notu gibi. Ve iş dünyasının kendi dilinden hatırlatalım: Güncellemeyi kaçıran sistem, bir gün bütün ağı düşürür.
Bu sır, en katı disiplin olan matematik âleminin bile üzerinde yaşadığı bir sınır olarak kayda geçmiştir: Yeterince zengin hiçbir sistem hem “eksiksiz” hem de “çelişkisiz” olamaz. Bir şeyi bütünüyle açıklayabilmek için ya bir köşeyi boş bırakmak ya da bir yerden tutarsızlığa izin vermek gerekir. Kesinlikle bütünlüğün bu ezeli pazarlığı yalnız formüllerin değil, hayatların da kaderidir.
Fizikçilerden kalan bir söz buna bir uyum daha ekler: Derin bir hakikatin karşıtı da derin bir hakikat olabilir. Katı zihin bu satırda isyan eder: “O hâlde hiçbir şeyden emin olunamaz mı?” Hayır. Buradan çıkan ders teslimiyet değil, tevazudur. Emin olunan şeyin, emin olunan biçimiyle sınırlı olduğunu bilmektir.
SİYAH-BEYAZ KARŞISINDA GRİ DEĞİL TAYF DEĞERLİ!
Ve işte kritik ayrım: Bilişsel esneklik, siyahla beyazın ortasına kurulmak değildir. Gri bir teslimiyettir; tayf ise bir bilgi biçimidir. Gri her rengi ortalamayla eşitler, tayf her rengi kendi dalga boyuyla ayırt eder. Bu yüzden iki renkli dünyanın karşısında ikinci bir tuzak durur: hiçbir rengi olmayan bir dünya. Bu noktada “her şey görecelidir” demek, düşünmeyi bırakmanın zarif bir kamuflajıdır. Kutuplaşma zihni iki renge hapsederken Fransızca kökenli olan ve Türkçe karşılığı kayıtsızlık, ilgisizlik, umursamazlık veya duyarsızlık anlamına gelen indiferans hiçbir renge adreslemez. Esneklik her ikisinin de ötesindedir. Nesnellikten vazgeçmek anlamına gelmediği gibi değildir de. Nesnelliğe çok kanaldan gitmektir. Karşıtı dinleyen zihin kararından vazgeçmez; kararını bir anlamda test eder, hatta test edilmişlikten geçirir…
Tayf görmek doğuştan gelen bir lütuf değil, kas gibi çalıştırılabilir bir kapasitedir. Bu kasın tartıları şunlardır:
•Savunduğunuz yargının aleyhine en güçlü savunmayı ayda bir yazın; yenilginin provası yapılmayan zihin, sahneye hazırlıksız çıkar.
•Karar anında sorun: Bu ikilik gerçeğin mi, tembelliğimin mi? Üçüncü seçenek görünmüyorsa, henüz yeterince yakına bakılmamıştır.
•Aynı olayı iki zıt gözle anlatmayı çalışın; anlatamadığınız göz, görmediğiniz renktir.
•Toplantıda bir kez “hem de” cümlesi kurun; bir masanın çok renkli düşünebilmesi, o kültürün olgunluk ölçüsüdür.
•Hükmü bir gece erteleyin; sabaha kalan yargı, akşamkinden az keskin ama çok doğrudur.
Bir de şu var; bu kas spor salonunda değil, iklimde gelişir…
Kutuplaşan zihinler kutuplaşan mesajlar üretir; hız baskısı ve “ya verim ya veda” iklimi insanı iki renge zorlar. Çok renkli görmek bireysel ustalık olduğu kadar kolektif haktır; özgür zihinler, nefes aldıkları kurumların eseridir. Hiçbir performans tablosu, günümüz Türkiye’sinin aksine, insanın karmaşıklığı taşıma hakkını feshedemez!
Renk sayınız kaderiniz değil, kararınızdır…
Düşünce geleneğinin ilk öğretisi unutulmasın; her şey şaşkınlıkla başlar. Emin olan zihin soruyu kapatır; şaşıran zihin soruyu büyütür. Yarın masada “ya şu ya bu” denildiğinde küçük bir duraklama payı bırakın. Üçüncü rengin hangisi olduğunu sorun, adını merak edin. Merak, öğrenmenin dinamiğidir. Nasıl ki “biliyorum” demek bir duraklama sayılıyorsa merak etmek de ilerlemenin ta kendisidir. Merak etmeyi ve öğrenme halini tehdit sayan zihin küçülür, öğrenme alanı sayan zihin genişler ve güçlenir.
Kaç renk gördüğünüzün karşılığı bir sayı değil, bir pratiktir. Çok renkli görmeye başlayan zihin yalnızca daha isabetli kararlar vermez; daha “yalın” bir anlayışa yönelir. Bu süreç; üç katmandan oluşur; ilişkisel, merak ve varoluşsal.
En başından beri var olan renkler oradadır, her zaman ortadadırlar ancak “bakmak” yerine görmeyi seçen göze görünürler…
Siyah-Beyaz düalizmi karşısında bilişsel esnekliğinizde kaç renk var?
Tarih
