Empati, Sempati ve Duygusal Zekâ Üzerine Bir Yolculuk
Yılbaşı sofrasında; en değer verdiğiniz eşiniz, dostunuz ve sevdiklerinizle bir araya geldiğinizi düşünün. Menü bol, seçenekler sınırsız. Herkes istediğini yiyip içebilecek kadar özgür.
Ama size en yakın, sizi en iyi anladığını düşündüğünüz bu küçük dünyada bile tercihler ne kadar farklıdır.
Kimi balık ister, kimi et. Bazısı tavuktan vazgeçmez. Salata isteyenlerin bile içine koyulmasını istedikleri malzemeler, hatta yeme şekilleri birbirinden ayrıdır. Aynı masada ama aynı damakta değiliz.
Aslında birbirimizden o kadar farklıyız ki, iletişim kurabiliyor olmamız bile başlı başına bir mucizedir. Kullandığımız kelimeler aynı olsa bile, onlara yüklediğimiz anlamlar bambaşka olabilir.
30 Ağustos’ta doğan çocuğuna “Zafer” adını veren bir baba ile, aynı tarihte babasını kaybeden bir çocuk için 30 Ağustos’un anlamı aynı olabilir mi? Yazla kış kadar zıt, başlangıçla son kadar keskin…
Aynı evde, aynı anne babadan doğmuş kardeşler bile bu kadar farklı hissederken; içinde yaşadığımız bu simülasyonda nasıl oluyor da anlaşabiliyoruz?
Aynı kırmızı biberi biri “acı” bulurken, diğeri “daha acısı yok mu?” diye sorabiliyor. Peki gerçek acı nedir?
“Başım ağrıyor” diyen iki insanın hissettiği ağrı ne kadar benzeşiyor? Ağrı ne zaman başlar, ne zaman dayanılmaz olur?
Her şey fazlasıyla izafi.
Dünyayı beş duyu organımızla algılıyor, sonra yorumluyoruz. Ama bazılarımızın duymadığı sesleri başkaları duyuyor, görmediği renkleri görüyor, almadığı kokuları başkaları ayırt edebiliyor. Duyumsadıklarını kendisi gibi hissetmeyenlere veya hiç tatmamış olanlara anlatmaya çalışıyor.
“Yedi sayısının rengi nedir?” “Peki mavi nasıl kokar?”
İlk anda anlamsız ya da çocukça gelen bu soruların cevaplarını, gözlerinizi kapatıp düşünün. Dün sorulsa vereceğiniz cevaplarla bugünküler farklı olabilecekken, başkasının cevabını kestirmek neredeyse imkânsız olacaktır.
Hiç görmeyen ya da renk körü birine “Deniz ne renktir?” diye sorduğunuzda, büyük ihtimalle “mavi” cevabını alırsınız. Çünkü o denizi görerek değil, kendisine öğretilen kelimelerle anlamlandırmıştır. “Deniz” kelimesinin zihnindeki karşılığı mavidir, o kadar.
Benim için mavi deniz kokar. Şu an için yedinin rengi sarıdır.
Sizin için cevapların farklı olması tuhaf değil. Bu, dünyayı farklı algıladığınızı ve farklı deneyimlediğinizi gösterir. Bunu kabul etmek, iletişimin ilk adımıdır.
Yabancı dil öğrenirken zaman zarflarını tam olarak kavrayabilmem, onların yüzdesel ihtimallerini gösteren bir şemayla karşılaşmadan mümkün olmamıştı. Kavram karmaşasında rakamlar bazen imdadımıza yetişir.
“Çok yürüdüm” demek birisi için 500 metre, diğeri için 10 kilometre olabilir. Oysa “5 kilometre yürüdüm” ya da “bir saat yürüdüm” dediğimizde ortak bir zeminde buluşuruz.
“Çok çalıştım” benim için 12 saatken, Z kuşağı için 8 saat olabilir.
Çok para harcadım, çok kilo aldım, pek vaktim yok gibi ifadeleri rakamsallaştırdığımızda yakaladığımız ortak zemini ölçemediğimiz sevgi, hırs, hayal kırıklığı acı gibi kavramlarda maalesef yakalayamıyoruz.
İşte burada devreye, farkında olmadan kullandığımız bir decoder giriyor, duygusal zekâ.
Farkı yaratan şey, kendi renk paletini savunmak değil; karşındakinin paletini ne kadar anlayabildiğindir. Ortak geçmiş, yaşanmışlıklar ve gerçekten anlamaya çalışma çabası, elimizdeki en güçlü kozlardır.
Sempati, acıyı paylaşmaksa, empati, acının hangi renkte yaşandığını anlamaya çalışmaktır.
Duygusal zekâ ise empatiyi hayata geçirebilme becerisi ve bu anlayışı davranışa dönüştürebilme kapasitesidir.
Başka bir ifadeyle duygusal zekâ, farklı renklerin ve kokuların aynı ortamda çatışmadan var olabilmesini sağlayacak ara tonları yaratabilmektir.
Kilitleri açan şey, “Ben böyle görüyorum” demek yerine “Sen neden böyle görüyorsun?” diye sorabilmektir. “Senin mavin yosun gibi kokuyor olabilir, bunu anlamaya çalışıyorum” diyebilmektir.
Algı; yalnızca kişilikle değil, yaşla, cinsiyetle ve yaşanmışlıklarla şekilleniyor. Tepkiler olaylardan değil, algılardan doğar. Gerçeklik sadece olan biten değil, hissedilendir.
Duygusal zekâ, “tek doğru tonu” bulmak değildir. Herkesin tonunu duyabilir hâle gelmektir.
Çünkü gerçek iletişim, aynı şeyi görmek değil; farklı gerçekliklerle birlikte yaşayabilme becerisidir.
Evet, karşındaki insanın yedisi hangi renkte, mavisi nasıl kokuyor? ve sen, o renkle ve o kokunun —bugünün tabiriyle— vibe’ını yakalayıp gerçekten iletişim kurabiliyor musun?
Yedi sayısının rengi nedir, mavi nasıl kokar?
Tarih

Güzel yazı. Bende hep 2 neden 2 diye düşünmüşümdür. Belki de 1,5 1 olmalıydı:)