Hukuk çoğu zaman kapı çalındığında hatırlanır.
Bir ihtarname gelir.
Bir çalışan dava açar.
Bir denetim kapıya dayanır.
O ana kadar her şey yolunda sanılır. Sonra bir anda herkes aynı cümleyi kurar:
“Avukatı çağıralım.”
Oysa 37 yıllık meslek hayatımda, özellikle iş hukuku ve insan hakları alanında gördüğüm en net gerçek şu oldu: En az sorun yaşayan kurumlar, hukuku kriz çıktığında değil; karar verilirken masaya koyan kurumlardır.
Çünkü iş hukuku niyetle değil, sonuçla ilgilenir.
“Biz kötü niyetli değildik” demek çoğu zaman yeterli olmaz.
İş hukukunun temel yaklaşımı bellidir. Tereddüt varsa yorum işçi lehine yapılır. Bu, sistemin zayıfı koruma refleksidir. Ve aslında bu ilke, başlı başına bir tehdit değildir.
Fakat uygulamada sıkça şu cümleyi duyuyorum:
“Nasıl olsa mahkemeler işçiden yana. Ne yaparsak yapalım davayı kaybediyoruz.”
Bu pratikteki dava sonuçlarına bakılarak üretilmiş kabul edilmiş bir sonuç olmasına rağmen, açıkça ifade edeyim ki doğru bir tespit değil. Ama bu kanaatin oluşmasına yol açan pratik hatalar var. Zamanla bu pratik hataların neler olduğu üzerine de konuşacağız. Ama kısaca söylemek gerekirse;
Evet, iş hukuku “zayıfı koruma” ilkesi gereği işçiyi koruma amacı taşır.
Evet, belirsizlik varsa yorum işçi lehine yapılır.
Ama bu genel ilkeye bakarken, bu genel ilkenin hayata geçirildiği zemini gözden kaçırıyoruz gibi geliyor bana. Şöyle ki; Mahkemeler ortada bir boşluk varsa o boşluğu doldurmak için yorum yapar . Ortada bir belirsizlik varsa o belirsizliği netleştirmek için yorum yapar. Dosyada çelişkiler varsa o çelişkiyi ortadan kaldırmak için yorum yapar.
Eğer iş yerini yönetme erki bulunan işveren; çalışma koşullarını açıkça belirlemişse, sözleşmelerini özenle düzenlemişse, performans kriterlerini objektif koymuşsa, disiplin süreçlerini usulüne uygun yürütmüşse, işin yürütülmesi için gerekli emir ve talimatları yazılı olarak yapmışsa, ücret, fazla mesai, izin ve puantaj kayıtlarını düzenli ve mevzuata uygun tutmuşsa, ödemelerini yazılı yazılı olarak kayıt altına almışsa, mahkemenin yorum yapacağı bir alan kalmaz.
Birçok dosyada davanın işveren tarafından kaybedilmesi, işçi tarafından kazanılması sonucu “mahkeme işçiden yana” olduğu için değil; süreçler eksik, belgeler yetersiz, kayıtlar dağınık olduğu için ortaya çıkıyor.
Olumsuzluğu dışarıda aramak yerine eksikliklerin sistemimizde olduğunu kabul etmek bir zayıflık değildir. Tam tersine, yönetim açısından ciddi bir güçtür. Çünkü eksik görülen yer düzeltilebilir. Belirsiz olan netleştirilebilir. Risk, öngörülebilir hale getirilebilir.
Bu yazı dizisinde kanun maddesi ezberletme yoluna gitmeyeceğim. Yargının nasıl işlediğine ilişkin deneyimlerimi anlatmaya çalışacağım. Amacım hukuku korkutucu bir nesne olmaktan çıkarıp, yönetimin doğal bir parçası haline getirerek iş barışına katkı sunmak ve ortaya çıkabilecek sorunları öngörülebilir kılmak.
İnanın, hukuk yalnızca yaptırım demek değildir. Doğru kullanıldığında işçiye de işverene de güven veren bir sistemidir.
Aslında iş hukuku özünde ne işçiyi ne de işvereni koruyan bir kalkan değildir. Amacı iş barışını sağlamaktır. Gerçek iş barışı, taraflardan birinin üstün kılındığı değil; her iki tarafın da kendini güvende ve eşit hissettiği zeminde kurulur.
Şunu çok net söyleyebilirim:
Hakkaniyetin olmadığı yerde verimlilik uzun sürmez.
Güvenin olmadığı yerde sürdürülebilirlik kurulmaz.
Kendisini hukuki güvence altında hisseden çalışan işine odaklanır.
Kendisini hukuki güvence altında hisseden işveren ise yatırım kararını daha sağlam verir.
Bu köşede, iş dünyasında “alışkanlık” haline gelmiş ama aslında risk üreten uygulamaları ele alacağım. “Herkes böyle yapıyor” denilen yerlerde, uygulamanın ne soyledigine değil , hukukun ne söylediğine bakacağız.
İnsan kaynakları süreçlerinde küçük görünen hataların, Yargıtay kararlarında nasıl büyük sonuçlara dönüştüğünü örneklerle aktaracağım. Disiplin süreçlerinden feshe kadar uzanan çizgide, dosyalardan süzülen gerçekleri paylaşacağım.
Çünkü birçok davanın kaybı mahkeme salonunda değil; yönetim masasındaki küçük bir ihmalde başlıyor.
Akademik bir mesafe koymak niyetinde değilim ancak zaman zaman henüz Yargının da net olarak çözemediği gri alanlarda zihin jimnastiği diyebileceğimiz tartışmaları ortaya atacağım. Sahadan gelen deneyimimle daha iyi, daha kalıcı ve daha verimli ilişkilerin nasıl olması gerektiğine ilişkin düşüncelerimi paylaşacağım.
Bu nedenle bu yazıları bir uyarı metni gibi değil, bir tecrübe paylaşımı gibi okumanızı isterim. Hukuk Devleti’nde hukuku bir engel olarak görerek yada algılayarak sağlıklı bir zeminde üretim yapmak mümkün değil.
Çünkü hukuk, üretimin önünde bir duvar değil; tam tersine, üretimin üzerinde yükseldiği sağlam bir temeldir.
Gelecek yazıda görüşmek üzere…
Hukuk, Yönetim ve İnsan: Aynı Masada Buluşmalı
Tarih
