Bu yazım “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” tadında… “İş dünyası” vurgusu ile başlıyor olsa da öznesini değiştirip “ben” yaptığınızda çuvaldız kime dokunur bilmiyorum ama iğneyi kendinize batıracaksınız…
Dünyada ve özellikle de ülkemizde, iş dünyası, kayda değer bir süredir “hayatta kalma modu” ile sürdürülüyor. Ben buna “sürükleniyor” demeyi tercih ediyorum, çünkü gerçek durumu anlatan en yalın ve isabetli ifade bu.
Yaşamak kavramına ilişkin sayısız çalışma, araştırma ve görüş mevcut olsa da kısa tanım olarak; keyif almak, merak etmek, bağlantılar kurmak ve üretim yapmak öne çıkıyor. Bu davranışlar çok önemli! Aksi; “yaşa ve kurtul” ya da “katlan ve unut” rotasına sapma sebebi. Bir anlamda yaşam bırakılıyor hatta vazgeçiliyor yerini bu kavranması müşkül hal alıyor. Nedir bu istenmeyen durumun bileşenleri, gelin göz atalım:
Kontrol kaybı hissi hayatın “tam da olması gerektiği” gibi yaşandığı sanılırken aslında yön bile verilemediği algısının derinleşmesi ile biçimlenir ve belirleyici olur.
Dona kalma – harekete geçememe hali ilk eleştirel bakış açısında bir tür tembellik gibi veya giydirilen kılıf gibi gözükse de teknik anlamda sinir sisteminin çökmesi ya da en hafif ifade ile çözülmesi neticesindeki tutukluk halidir. Bir tür felç hali bile denebilir. Bu kontrol panelinde yanıp sönen bir ikaz ışığı niteliğindedir.
Yoğun iç eleştiri ve utanç söz konusu olduğunda iç ses destekleyici değil, cezalandırıcı bir hale gelir. İkaz ışığı daha sık yanıp sönmeye başlar.
Bedenden kopukluk haline “dissosiyasyon” denir; genel olarak yabancılaşma anlamına gelir. Tıp dünyasında bilinç, bellek ve dikkat dağınıklığı yanı sıra düşünceler, anılar, duygular, algılarda karışıklıklar öne çıkar, sonuç tam anlamı ile karmaşadır! Daha sık yanıp sönen ışıklı ikazlara, aralıklı “dıt, dıt” sesleri de eklenir.
Kaçınma ve oyalayıcı alışkanlıklar edinmek “başa çıkma mekanizmaları” olsa da bir anlamda sonun başlangıcı gibi yorumlanmalıdır. Kısa aralıklarla yanıp sönen ikaz ışıklarına eklenen “dıt” dıt” sesleri de hızlanır. Adeta tehlike büyüyor uyarısıdır.
Destek eksikliği hissi tam anlamıyla sonun geldiğini ilan eder; ister gerçek olsun ister algı, sadece mevcut döngüyü güçlendirir. Bir tür çıkmaz sokak haline gelir. Artık ışık hep yanıyor, ses de hiç ara vermeden uzun bir “dııttt” halindedir. Gelinen son aşamadır.
Kurumsal yapının ruhuna el fatiha…
Bu durum iş dünyasında bir cenaze daha kalkacak demektir. Sevenler ve sevmeyenler musalla taşında buluşur, “toprağı bol olsun” temennilerini biraz dedikodu, bolca da sohbet takip eder. Birkaç saat sonra herkes dağılır, hayatta kalanlar kendi yollarına devam eder. Bilmedikleri bir sonraki cenazenin kendileri olacağıdır!
Makaleme ilham veren Dr. Nicole LePera; Instagram’da 9 milyon takipçisi olan, geleneksel psikoterapinin sınırlarını aşarak zihinsel, fiziksel ve ruhsal iyileşmeyi bütüncül (holistik) bir yaklaşımla ele alan dünyaca ünlü bir klinik psikolog ve yazar. Bu tespitler de yıllarını verdiği çalışmalarının neticesi. Onun altını çizdiği nokta; “hayatta kalma modu” uzun süreli stres, travma ya da duygusal yük altında kalan insanların geliştirdiği bir tür uyum biçimi olduğu yönünde. Söz konusu yapı yaşamaktan vazgeçip, “mış gibi” yaparak bu moda geçiyor.
Özetle ölmüyor ama yaşamıyor da!
Bu insanlara yönelik tespitler kurumlar için de geçerli.
İş dünyasında da sıklıkla rastlanan bu durumu bir “bozukluk” olarak görmek mümkün değil. Olay; kişi olsun, kurum olsun kendini koruma şekli. Bir tür adaptasyon hatta sonu hayırlı olmayan bir mutasyon!
Bu durumdan çıkış var mı? Elbette var.
Öte yandan sorunlar ile çözümlerin birlikte düalist bir yapıda olduklarını düşünen bir yapıya sahibim. Kısa aralıklarla yanıp sönen ışıklar ile giderek artan sesli ikazlar bu konuda önlem alınması gerektiğini ifade ediyor zaten. Belli ki yapılabilecek bir şeyler var. Hayatta kalma modu ile çalışmak; modern iş dünyasının görünmeyen krizidir!
Birçok yapı ve çalışan dışarıdan bakıldığında üretken, meşgul ve “işini yapıyor” gibi görünse de iç dünyada bambaşka bir gerçeklik yaşandığını görmemek mümkün değil. O kocaman şirketlerin ve çalışanların gerçekten yaşamayıp sadece günü atlatma çabasında oldukları görülecektir. Bu durumun maliyetleri kurumlar için de kişiler için de son derece ağırdır.
•Yenilik üretmez
•Risk almaz
•Bağlılık geliştirmez
•Minimum eforla maksimum hayatta kalmayı hedefler
Yansımaları düşük inovasyon, yüksek tükenmişlik ve artan çalışan sirkülasyonu olur.
Sorun kronik stres kültürü
Bireylere adreslense de sorunun temelinde sistem kaynaklanır. Uluslararası arenada iş dünyasına yön veren markaların çalışma ortamları bu sebeple alışılmış olandan, başka bir ifade ile formal olandan farklıdır. Amaç;
•Sürekli aciliyet hissi
•Belirsiz rol ve beklentiler
•Psikolojik güvenliğin olmaması
•Hata yapma korkusu
gibi istenmeyen etkenlerin ortadan kaldırılması, zarar veren tehditlerin bütünüyle yok edilmesidir.
Çözüm de güven temelli performans kültüründe saklıdır.
Bunlar; çalışanların hata yapabildiği ve fikir beyan edebildiği ortamlar oluşturulmasından, rollerin ve sorumlulukların açıkça tanımlanmasından, sürekli kontrol yerine güven ve sorumluluk anlayışlarının ön plana çıkartılmasından, gerçekçi ve gerekli iş yüklerinin belirlenmesinden, sürekli online olma halinin azaltılmasından ve sonuç odaklı değil de insan odaklı liderlik anlayışının öğrenilmesinden geçer.
Bu da kurumlara daha yaratıcı, çalışanları daha sıkı bağlı ve daha sürdürülebilir performans sağlar.
İş dünyanızda kırmızı çizgi;yaşamak ile hayatta kalmak arasında!
Tarih
