Çocukken tahterevalliye binmeyi çok severdim. Bir ucunda ben, diğer ucunda arkadaşım. Birimiz yukarı çıkarken karşıdaki aşağı inerdi. Sonra ayaklarınla biraz daha güçlü bastırırdın ve kendini gökyüzüne daha yakın hissederdin. Bir zamanlar sadece bir oyun olduğunu düşündüğüm eğlence aynı zamanda denge arayışındaki sürekli salınımın en yalın halinin de özetiymiş. Kimi zaman yukarıda, ışığın ve neşenin hâkim olduğu zirvedeyken kimi zaman da aşağıda, hüzünlü gerçeklerin çekim gücüne teslim olmuş buluruz kendimizi. Ömrümüz ise bu iki uç arasında gidip gelen, durmaksızın ivme değiştiren döngülerden ibaret.
Bir yanda ömrün neşesini, coşkusunu ve geleceğe dair umutların olduğu tahterevallinin havaya yükseldiği, rüzgârı yüzümüzde hissettiğimiz, dünyanın bütün yükünden arındığımız anlar. İşte o anlarda insan yer çekimine meydan okuduğunu sanır, gülüşler çoğalır, sofralar kurulur. (Doğumlar, düğünler, mezuniyetler, terfiler, yeni evler, yeni başlangıçlar, güzel haberler) Fakat madalyonun diğer tarafında, hayatın acımasız buz gibi gerçekliği birdenbire yüzümüze çarpar. Ansızın gelen ölüm haberleri, yürek yakan ayrılıklar, hayal kırıklıkları ve vedalar… Hayat, o neşeli kahkahaların yerini derin bir sükûnete bırakır. Ve biz, bütün ömrümüz boyunca bu iki uç arasında gidip geliyoruz. Sabah bir telefon gelir. “Evleniyorlar.” Gülümsüyoruz. Bir başka telefon: “Bir bebeğimiz oldu.” Seviniyoruz. Sonra, “Üniversiteyi kazandı.” “Terfi ettim.” “Yeni bir ev aldık.” “Yıllardır beklediğimiz iş oldu.” Tahterevallinin bizim tarafı yükseldikçe yükseliyor. Bir süreliğine dünya daha bir güzel görünüyor. Sonra başka bir telefon çalıyor. “Vefat etmiş.” “Bir kaza olmuş.” “Boşandılar.” “İşini kaybetti.” “Doktor, durumu pek de iyi değil diyor.” Bu kez tahterevallinin diğer tarafı ağır basmaya başlıyor ve yön aşağıya dönüyor. Hayat burada da tuhaflıklarına devam ediyor. Aynı gün içinde bile birilerinin düğün, birilerinin cenaze haberini alabiliyoruz. Bir evde kahkahalar yükselirken birkaç sokak ötedeki eve sessizlik çöküyor. Bir anne çocuğunun mezuniyet fotoğrafını paylaşırken başka bir anne evladının fotoğrafına bakıp ağlıyor. Birisi hayatının en güzel haberini alırken bir başkası hayatının en acı duygusuyla sarsılabiliyor. Bizim duygularımıza göre çalışmayan hayatın akışında tüm bunlar beraber yaşanabiliyor.
Mesele sürekli yukarıda kalabilmek değil. Zaten mümkün de değil. Çünkü tahterevalli yukarıda sabit kalırsa oyun da biter, hayat da. Başarılarımız da acılarımız da sonsuza kadar sürmüyor. En büyük terfiler bile gün gelip sıradanlaşıyor. En güzel düğün fotoğrafları albümlerde kalıyor. En büyük kayıplar bile zamanla hayatımızın bir parçasına dönüşüyor, cenazelerin ardından hayat yeniden akmaya devam ediyor. Hayatın bize verdiği en büyük ders ise hiçbir duygunun kalıcı olmadığı. Ne mutluluk… Ne hüzün… Ne başarı… Ne başarısızlık… Ne kazanmak… Ne kaybetmek… Hepsi bir süreliğine bizimle. Asıl kalıcı olan, bütün bunların arasında bizim nasıl bir insan olduğumuz. Yukarıdayken, aşağıdayken ve ortalarda nasıl davrandığımız neler yaptığımız. Çünkü hayatın büyük kısmı tahterevallinin uçlarında yaşanmıyor. Uçlarda yaşanan “Çocuğumuz oldu.” “Evleniyoruz.” “Terfi ettim.” “Vefat etti.” “Kaza geçirdi.” “Boşandılar.” anları hafızalarda Manşet haberler gibi daha derin izler bırakırlar. Oysa hayatımızı renklendiren ve anlamlı hale getiren, sabah birlikte içilen kahve, akşam eve dönerken yapılan kısa bir telefon konuşması, bir dostla paylaşılan kahkaha, çocuğunun odasına bakıp “Ne zaman büyüdü bu?” diye düşünmek, sevdiceğinin elini tutmak, bir kitabın sayfası, bir şarkının hiç beklemediğin anda seni yıllar öncesine götürmesi, denizi seyrederken aldığın keyif ve yaptığın ama kimsenin bilmediği küçük iyiliklerdir. Yaş ilerledikçe çevremizdeki tahterevallilerin hareketini daha fazla görmeye başlıyoruz. Bir arkadaşımız emekli oluyor. Bir başkasının çocuğu evleniyor. Birinin torunu dünyaya geliyor. Bir başkasının anne babası hayata veda ediyor. Kimimiz yeni bir işe başlıyor, kimimiz yıllarca çalıştığı işten ayrılıyor. Kimimiz dünya turuna hazırlanıyor, kimimiz artık eskisi kadar kolay yürüyemediğini fark ediyor. Gün geliyor ve anlıyoruz ki hayattaki en büyük değişim, olayların kendisinde değil, bizim olaylara verdiğimiz anlamda. Eskiden daha çok “Ne kazandım?” diye sorarken, buna “Ne yaşadım?” ve “Kimlerle yaşadım?” da ekleniyor. Nihayetinde “Nasıl yaşadım?” sorusuyla finalize oluyor. Tahterevallinin yukarı çıkan tarafında olmak elbette güzel. Ancak bazen hayat bize güzel bir haber verir ve biz onu yaşamak yerine bir sonraki hedefin peşine düşeriz. Düğünde bile telefonda iş konuşuruz. Mezuniyet töreninde aklımız toplantıdadır. Tatil yaparken gelecek ayı planlarız. Çocuğumuz büyürken daha fazla para kazanmanın yollarını düşünürüz. Sonra bir gün dönüp bakarız. Fotoğraflar var ama anılar eksik. Oradaymışız ama orada değilmişiz. Belki de modern hayatın bize yaptığı en büyük kötülüklerden biri, bizi hayatın telaşesine boğup, güzel anlarından uzaklaştırmasıdır. Bu yüzden artık hayatı biraz daha farklı görüyor ve tahterevallinin hangi tarafında olduğumuzun ötesinde, hareketin kendisini önemsiyorum. Bugün yukarıdaysam bunun tadını çıkarmaya çalışıyorum. Yarın aşağı inersem bunun da geçeceğini biliyorum. Bir başkası yukarıdaysa onun sevincini küçümsemiyor, bir başkası aşağıdaysa onun acısını görmezden gelmiyorum. Biliyorum ki hepimiz aynı oyunun içinde sıramızı bekliyoruz. Hayatın sırrı tahterevalliyi durdurmak değil, onun ivmesiyle senkronize olabilmek. Doğum ile ölümün… Başlangıç ile bitişin… Kavuşma ile ayrılığın… Kazanç ile kaybın… Mutluluk ile hüznün arasında kalan o küçücük ama sonsuz görünen an, hayat dediğimiz yolculuğun ta kendisidir. Hayatımızın büyük kısmı, bu iki uç nokta arasında, yani o tahtanın ne tamamen havada ne de tamamen yerde olduğu, sürekli bir hareket ve denge çabasından ibaret olan orta hatta yaşanır. Ne neşenin sarhoşluğu kalıcıdır ne de acının keskin sızısı sonsuza kadar sürer. Önemli olan, o salınımın rüzgârına kapılıp dengeyi kaybetmemek, her iki ucun de bu yolculuğun tuzu biberi olduğunu idrak edebilmektir. Tahterevallinin inip çıkması hayatın tabiatındandır, mevzu o hareketin içinde insan kalabilmek, yukarıdayken şımarmamak, aşağıdayken de umudu yitirmemektir.
İşte “Hayat” dediğimiz şey, bir aşağı, bir yukarı ve ikisinin arasında, ne kadar farkında olduğumuzu bilemeden yaşadığımız o kısacık yolculuk…
Hayat Tahterevallisi “Bir Aşağı Bir Yukarı”
Tarih
