Kendi sesinden kaçmak için mi konuşur insan, yoksa gürültüden yorulduğu için mi susar?
Geçtiğimiz hafta sonu, zamanın taşlara kazındığı Kapadokya’nın o kadim coğrafyasında, dünyanın tüm unvanlarını ve zihnin bitmek bilmeyen uğultusunu dışarıda bırakan bir kapıdan içeri adım attım. Derunhouse’un o dingin eşiğinden geçerken, sanki dışarıdaki dünyanın hızı yavaşladı ve yerini kalbin ritmine bıraktı. Sessizlikte Öz’ler ismiyle bu çatının altında hayat bulan kamp; sadece bir mola değil, ruhun yedi temel erdemini yeniden hatırlatan ve insanı kendi bütünlüğüyle tanıştıran derin bir tanıklık alanıydı.
Peribacalarının sessiz şahitliğinde, her anına işlenen farkındalık, omuzlarımıza alınan o tatlı sorumluluk, varoluşun asıl yakıtı olan sevgi, varlığımıza biçtiğimiz o saf değer, kendimize sarıldığımız derin şefkat, sarsılmaz bir güven ve başkasına açılan kapı olan saygı… Bu yedi öz, aslında insanın kendi bütünselliğini tamamlayan o kayıp parçalarıydı. Zihnin o gürültülü tartısını bir kenara bırakıp, kalbin pusulasıyla yön bulmaya cesaret edenlerin, kendi özlerine yaptığı bu yolculukta; sessizliğin aslında ne kadar çok şey fısıldadığını keşfettik. Kelimelerin bittiği, anlamın başladığı o eşikte, hepimizin içinde saklı duran o biricik cevabın peşine düştük…
Tartısını hep zihnine kuran bizler, gün gelip de o tartıyı kalbe taşıdığımızda zihnin o gürültülü esaretinden nasıl kurtuluruz? Belki de bu sorunun cevabı; bugüne dek sadece rasyonel olanı doğru kabul eden, her kararını zihnin soğuk koridorlarında onaylatmaya alışmış ve bu yüzden “hissetmeyi” bir zayıflık sanmış olan yanımızın, o sarsıcı “fark andalık” deneyimiyle yüzleşmesinde gizli. İbn Arabî, bu hakikati şöyle fısıldar:
“Kalp, bütün varlığı içine alacak kadar geniştir; zihin ise sadece kendi bildiği kadarıyla dar.”
Zihnin dar kalıplarına ve “garanticiliğine” sığınmış bir nefsin; kalbin o uçsuz buçaksız, canlı bilgeliğine teslim olması, aslında kendi hayat direksiyonunun başına geçme cesareti göstermesidir. Bizi Derunhouse’un bu dingin iklimine getiren şey; aslında zihnimizle kalbimizin o kaçınılmaz randevusu, zihnin telaşlı çarklarına çekilen o zarif ama kararlı “dur” ihtarıydı.
Bu kampı etkileyici kılan, tüm bu uyanışların birer demet çiçek gibi kalbimize sunulmasıydı. Her şeyden önce samimiyet vardı; “nasıl görünüyorum?”, “doğru mu yapıyorum?” ya da “başkaları ne der?” gibi egonun o ağır gölgeleri, sanki o kapıdan içeri girdiğimiz an silinip gitti. Maskeler düştüğünde gördük ki; hayat, ancak sevginin hüküm sürdüğü o saf alanda gerçek bir neşeye dönüşüyor. Sessizlikte Öz’ler, iki gün boyunca biz izin verdikçe neşe ve eğlencenin bedendeki yansıması oldu.
Yolculuğumuz, kalplerin aynı hizada buluştuğu o ilk niyet çemberinde başladı. Herkes zihnindekileri değil, kalbinden süzülenleri kâğıda dökerken aslında o an, kalbin saklı bilgeliği de yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyordu. En etkileyici olanı ise kampın sonunda yaşandı: Bir başkasının kalbinden dökülen niyetin, bir diğerinin ruhuna şifa oluşuna tanıklık etmek sarsıcıydı. Birinin bıraktığı niyet, hiç tanımadığı bir başkasının kalbinde en doğru cevaba dönüşüveriyordu.
Ayrılık vakti geldiğinde dökülen sözler, bu dönüşümün en samimi kanıtıydı. Bir katılımcının, “Ben zaten sabırlı, anlayışlı ve şefkatli biri olduğumu sanıyordum, aslında buraya sadece meraktan gelmiştim,” diyerek başlayıp, “Şimdi anlıyorum ki; asıl ihtiyacım olan şey, bu sessizliğin içindeki kendimle tanışmakmış, iyi ki gelmişim,” ile biten cümlesi, hepimizin kalbinde bir mühür gibi asılı kaldı.
“Kalbin Pusulasıyla Titreşen Sinyaller”, o an hepimiz için bireysel bir çaba olmaktan çıkıp, “bir”in bilgeliğine hizmet eden ortak bir ışığa dönüştü. O an bir kez daha anladım ki; bilgeliğe açılan her kapı, aslında bir başkasını ayna olarak görme cesaretidir. Işığın büyümesi için karşılıklı duran aynalara ihtiyaç varmış meğer… Biz o hafta sonu, birbirimizin ruhuna ayna tutarak kendi ışığımızı büyüttük.
Niyet çemberinin o derin sessizliğinden, neşeli bir uyanışa geçtik. Yeni dostlukların ve paylaşımların kapısını aralayan o buz kırma oyunu, sadece bir eğlence değil, bir keşif yolculuğuydu. Renklerle oyunlaştırılmış kişilik profilleri arasında gezinirken; neyi, neden yaptığımızın ve hayatın bizdeki anlamının peşine düştük. Kendini bilmeyenin başkası hakkında hüküm verdiği bir dünyada, bu oyun bize sarsıcı bir “andalık” sundu: Farklılıkları sadece görmekle kalmadık, onlarla yüzleştik.
Derken, kampın ruhuna bir kelime süzüldü: Teslimiyet.
Bu kelime kimimiz için zorlukları aşmanın anahtarı, kimimiz için ihmal edilmiş özüyle barışma fırsatıydı. Bende ise o an, bambaşka bir ışık yandı: Ana teslim olmak. Sessizlikte Öz’ler kampında yankılanan o kendi sesini duyma yolculuğu, beni tek bir gerçeğe götürdü: Özde sadece sevgi vardır. Hiyerarşik duvarların yıkıldığı, bütünün içinde kendi sesini duymanın aslında o tek sese teslim olmak olduğunu fark ettim. Bu, bir yenilgi değil; bütünün içindeki eşsiz yerini kabul etmenin huzuruydu.
Sonra, Bilge Uzun hocanın o zarif anlatımıyla ruhumuza dokunan, benim de dilimden düşürmediğim “Fark Andalık” söyleşi anı, sadece bir kitap buluşması değil; “bir” olmanın, “biz” olmanın kalbimdeki yankısıydı. Paylaştığı her hikâye, tesadüflerin çok ötesinde, kalbinin yüceliğinden süzülüp kalemine yansıyan birer ışık huzmesi gibiydi. O müthiş enerjisiyle “yapmaktan olmaya” giden yolu tarif ederken, yazmanın aslında yeryüzünde bırakılacak en kadim iz olduğunu bir kez daha hissettim. Kalbimin derinliklerinde, “Neden yazmayı bu kadar çok seviyorum?” sorusu, o akşam en berrak cevabını buldu.
Ancak bu farkındalık sadece zihinde kalmamalı, hücrelerimize de mühürlenmeliydi. Kelimeler görevini tamamlayıp yerini sessizliğe bıraktığında, Bilge Hocanın ruhumuzda açtığı o kapıdan içeri bu kez kadim bir lisan sızdı: Ses.
Günün sonunda, sözün bittiği yerde başlayan o ses meditasyonu, zihinsel bir idrakten bedensel bir teslimiyete geçişin köprüsü oldu. Uzak Doğu enstrümanlarının havada asılı kalan titreşimleri, sanki Bilge Hocanın anlattığı o “an”ların bedendeki yankısı gibiydi. Her bir nota, katılımcıların ruhunda farklı bir telleri titretirken, zihin o alışık olduğu hesapçı “tartı”yı bir kenara bıraktı. Artık neyin “doğru” veya “mantıklı” olduğunu tartan o gürültülü terazi susmuştu. Yerini, sadece hissettiklerimizin ağırlığını ölçen, vuruşları bedenin ritmiyle birleşen kalbin o dingin tartısına bırakmıştı. Notalar sustuğunda ise geriye sadece özümüzle kurduğumuz o derin, sessiz ve şifalı sohbet kaldı.
Meditasyon ile başlayan sessizlik kahvaltı sonrasına kadar devam etti. İlkay Hocam kahvaltı öncesi bahçede gün ışıklarıyla yaptırdığı mindfullness yürüyüşte, zihnin gürültüsünde kaybolan o, sessiz, sakin ve huzurlu anın her adımında öz ile sohbete davet vardı. Çünkü kelimelerin bittiği yerde anlam başlar. Kalbin pusulasının anlamı, anda gerçekliğin bütünsellik olduğunu işaret ediyordu.
Programın sonuna yaklaşırken, Handpan atölyesinin o mistik tınıları bizi en saf halimize; merak etmeyi, keşfetmeyi ve öğrenmeyi çok sevdiğimiz o çocuksu yıllarımıza geri götürdü. Kapanış çemberinde dökülen her cümle; paylaşmanın, birlikte üretmenin ve kalbe iyi gelen bir mirası geleceğe bırakmanın ne kadar hayati olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Kalbin Pusulasıyla Titreşen Sinyaller, bu iki gün boyunca bize duymamız, görmemiz ve hissetmemiz gereken her şeyi tam da olması gerektiği anda sundu. Aradığımız her cevabı zihnin gürültüsünde değil, kalbin o dingin terazisinde tartmayı keşfettik. Gördük ki; aslında her şey, unuttuğumuz o özü bize hatırlatmak için oradaydı. Farklı gerçekliklerin ötesinde, tek bir hakikate; özdeki o sonsuz sevgiye giden kapı ardına kadar açıldı.
Sevgi, ulaşılabilecek tek gerçekliktir ve bu gerçeğe uyanmak insana muazzam bir ferahlık verir. Çünkü sevginin olduğu yerde ispata, iknaya ya da anlaşılma çabasına gerek kalmaz; sadece “oluş” vardır. Bu yolculuğun özetini Mevlana şu sözlerle taçlandırır:
“Dışarıdaki gürültüyü değil, içindeki sessizliği dinle; çünkü hakikat orada fısıldar.”
Kim olduğuyla uğraşmayı bırakıp, ne olduğunu öğrenme cesareti gösterenlerin buluşma kapısı olsun bu sessizlik…
Öyledir ve Öyle Olsun.
Sessizlikte Öz’ler
Tarih
