Kararlarınızı neye dayanarak alıyorsunuz: hislerinize mi, veriye mi?
İster bireysel hayatımızdan ister şirketlerin yönetim biçimlerinden bakalım, günümüzde karar verme süreçleri büyük ölçüde aynı mantıkla işliyor: “Yeterince veri toplarsam doğru kararı veririm.” Gerçekten de çoğumuz böyle yapıyoruz. Güvenilir kabul ettiğimiz kaynaklardan, verileri topluyor, analiz ediyor, alternatifleri değerlendiriyor ve ardından karar veriyoruz. Ama buna rağmen, bazen verdiğimiz kararlar içimize tam olarak sinmiyor. Mantıklı görünen bir seçimin içinde tarif edemediğimiz bir eksiklik hissediyoruz. Her şey “doğru” görünse de bir şeyler tam oturmuyor.
Aslında karar verme biçimimiz son birkaç nesilde köklü bir dönüşüm geçirdi. Çok değil, bir-iki nesil önce, insanlar önemli kararlarını çoğunlukla deneyimli gördükleri büyüklere danışırdı. Deneyim, sezgi ve hayat bilgisi daha belirleyiciydi. Hayat daha yavaş, daha öngörülebilir ilerlediği için geçmiş deneyimler çoğu zaman yeterli bir rehber olabiliyordu.
Bugün ise veri, analiz ve ölçülebilirlik çağındayız. Teknoloji artık eskiden işlemeyi hayal bile edemeyeceğimiz miktarda bilgiyi saniyeler içinde önümüze getiriyor. Şirketler tüketici davranışlarından çalışan performansına kadar her şeyi ölçüyor; bireyler ise hayatlarını uygulamalar, raporlar ve algoritmalar üzerinden yönetiyor. Elbette bu çok değerli bir gelişme. Ancak görünmeyen bir risk de taşıyor: Karar verme sürecimizi yalnızca veriye bıraktığımızda, zamanla kendimize yabancılaşabiliyoruz.
Optimizasyon tuzağı
Bunu kendi hayatımda çok net yaşadım. Kariyerimin başında genç bir mühendisken, modern yönetim biliminin kurucularından Peter Drucker’ın şu sözünü duyduğum anda adeta zihnime kazımıştım: “Ölçemediğiniz hiçbir şeyi kontrol edemez, kontrol edemediğiniz hiçbir şeyi yönetemezsiniz.”
O noktadan sonra hayat benim için büyük ölçüde bir optimizasyon problemine dönüştü: olması gereken durumu belirlemek, mevcut durumu analiz etmek ve aradaki farkı kapatacak aksiyonları planlamak.
Bu yaklaşım iş hayatında son derece işe yaradı. Sonuçların rakamlarla ölçüldüğü, performansın görünür çıktılar üzerinden değerlendirildiği kurumsal dünyada başarılı olmamı da sağladı. Ancak özel hayatımda bazı çarpıcı anlar yaşadım.
Evlendikten sonra çıktığımız ilk tatilde eşimin bana dönüp “Bu bizim hayatımız, fabrika denetimi planlar gibi tatil planlanmaz” dediği anı hâlâ unutamıyorum. Bir duvara çarpmış gibi hissetmiştim. Benim için iyi planlama maksimum fayda demekti; onun içinse spontane yaşama alanını kaybetmekti.
Benzer bir şoku ilk hamileliğimde yaşadım. Hayatımda ilk kez ajandama net tarih ve saat olarak yazamayacağım bir durum vardı: doğumun ne zaman başlayacağı. O belirsizliği fark ettiğim anda yaşadığım paniği bugün bile hatırlıyorum. Asıl sarsıcı olan şuydu: Hayat, rakamlarla yönetebildiğim alanlardan ibaret değildi.
Veri bize “ne olduğunu” söyler. Ama “bizim için neyin doğru olduğunu” söyleyemez. İşte modern insanın açmazı tam da burada başlıyor. Bir yanda veri var: net, ölçülebilir, savunulabilir. Diğer yanda ise duygu ve sezgi: daha belirsiz ama çoğu zaman daha derin bir bilgeliğe sahip. Çoğumuz bu iki alan arasında bölünüyoruz. Zihnimiz başka bir şey söylüyor, duygularımız başka bir şey hissediyor, bedenimiz ise genellikle en son dinlediğimiz yer oluyor.
Ben beden farkındalığı kavramıyla ancak 30’lu yaşlarımın sonlarında, Gestalt yaklaşımıyla tanıştığımda gerçek anlamda karşılaştım. O zamana kadar bedenimi yalnızca beynimi taşıyan bir araç gibi görmüştüm. Oysa Gestalt yaklaşımı, insanın ancak bedensel, duygusal, zihinsel ve varoluşsal boyutlarını birlikte fark ettiğinde “tam ve bütün” hissedebileceğini söyler. Carl Jung da insanın en temel gelişim yolculuğunu “bireyleşme” olarak tanımlar: insanın parçalarını bir araya getirerek bütünleşmesi.
Fakat bu kolay bir süreç değildir. Çünkü büyürken kabul görmek adına bazı yönlerimizi bastırmayı öğreniriz. Daha rasyonel görünmek için duygularımızı, daha güçlü görünmek için kırılganlığımızı saklarız.
Ve zamanla karar veren kişi gerçekten “biz” olmaktan çıkar; çevremiz tarafından kabul edilen versiyonumuz olur. Özellikle kadın profesyonellerde bunu çok sık görüyorum. Maskülen iş kültüründe “doğru karar verme” baskısı çok yüksektir: hata yapmamak, güçlü görünmek, dayanıklı olmak, kontrolü kaybetmemek… Bu baskı altında insanlar zamanla kendi iç seslerinden uzaklaşıyor. Koçluk görüşmelerinde en sık duyduğum cümlelerden biri şu:
“Aslında içimde bir ses vardı ama dinlemedim.”
Bugün bu baskıya bir de kontrolsüz veri akışı ve sosyal medya eklendi. Sürekli karşılaştırılıyor, sürekli görünür olmaya çalışıyor, sürekli daha fazlasını yetiştirmeye uğraşıyoruz. Tüm bunlar iç referans sistemimizi zayıflatıyor. Ve fark etmeden şu temel soruları sormayı bırakıyoruz:
“Ben gerçekten ne istiyorum?”
“Bana iyi gelen ne?”
“Burada hangi değerimi yaşıyorum?”
Gestalt yaklaşımının çok güçlü bir sözü vardır: “Farkındalık olmadan seçim yoktur.”
Gerçek seçim ancak ne düşündüğümüzü, ne hissettiğimizi ve bedenimizde ne olduğunu aynı anda fark ettiğimizde mümkün olur. Aksi halde çoğu zaman otomatik pilotta yaşıyoruz. Ve otomatik pilotta verilen kararlar, seçim olmaktan çıkıp alışkanlıklara dönüşüyor.
Nörobilim alanındaki çalışmalarıyla tanınan Antonio Damasio da karar verme süreçlerinde duyguların kritik rolünü ortaya koyar. Damasio’nun araştırmaları, duygusal merkezleri zarar gören insanların mantıklı düşünebildiklerini ama sağlıklı karar vermekte zorlandıklarını gösteriyor. Yani duygu, mantığın karşıtı değil; karar vermenin ayrılmaz bir parçası.
Koçluk perspektifinden baktığımda farkındalık tam da burada başlıyor. Görüşmelerde çalışırken, sıkça şu üç soruyu soruyorum:
“Bu konuda ne düşünüyorsun?”
“Ne hissediyorsun?”
“Bedeninde şu anda ne oluyor?”
Çünkü bütünsel karar, tam olarak bu üç alan hizalandığında ortaya çıkıyor.
Bugünün en etkili liderlerine baktığımızda da ortak özelliklerinin yalnızca analitik düşünmeleri olmadığını görüyoruz. Aynı zamanda kendileriyle temas halindeler. Ne hissettiklerini biliyor ve bunu karar süreçlerine dahil edebiliyorlar.
Belirsizliğin giderek arttığı bir dünyada yalnızca veri artık yeterli değil. Çünkü veri geçmişi ve olasılıkları analiz eder; ama insan bazen geleceğe yalnızca sezgileriyle yürür. Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şu:
“Veri bana ne söylüyor, içimdeki ses bana ne söylüyor?”
Ve belki daha da önemlisi:
“Hangisini susturuyorum?”
Çünkü bazen ihtiyacımız olan şey daha fazla bilgi değil; zaten içimizde olanı duyabilecek kadar bütünleşmek.
Doğru Karar mı, İçinize Sinen Karar mı?
Tarih
